| . | ÜÇ MUM
Son bir yıldır hemen her sabah yaptığımız gibi bu sabah da birlikte otobüs durağına yürüyorduk. Hava soğuktu, yağmur çiseliyordu. Soluduğumuz hava ağzımızdan bir buhar bulutu halinde çıkıp arkamızdan esen rüzgarın savuruşuyla önümüzde içinden yürüdüğümüz bir sis tabakası oluşturuyordu. Adımları hızlıydı, ben de ayağımdaki yüksek topuklu çizmelerle ona ayak uydurmaya çalışıyordum. "Üşümüyorsun, değil mi?" diye sordu. "Hayır," dedim. Üstünde kalın bir parka vardı, başında da kasketi. Nemli hava bıyıklarında donmuş su tanecikleri oluşturmuştu, bu haliyle Jack London'ın roman kahramanlarından birini andırıyordu. Ona baktım, o da bana baktı. "Biz sert havaları severiz değil mi?" dedi. "Evet," dedim. "Bizim gibi kışın doğanlar çeliklidir. Soğuk başkalarına olduğu kadar işlemez bize!" Benzerliklerimizden biri de kışın doğmuş olmaktı. Nedense bununla övünürdü. "Gerçekten de farkediyor," dedi; "insanın hangi ayda doğduğu önemli, insanın kişiliği ona göre belirleniyor. Eğer kış çocuğuysan ta başından zorluklarla mücadele etmeyi öğreniyorsun." "Öyle, galiba" dedim. Gülümsedi, ben de gülümsedim. Koluna girdim. Gazetecinin önünden geçerken gözüm manşetlere takıldı. Gazeteler hala geçen haftaki İpekçi suikastine ateş püskürüyorlardı. Herkesi şok etmişti bu korkunç cinayet. "Akıl almaz birşey," dedim. Neden bahsettiğimi anlamıştı. "Bu memleketin ileri gitmesini istemeyenler var," dedi. "Bu ülkenin insan ve kaynak zenginliğini çekemeyenler var." Bunlar iç ve dış düşmanlarımızdı. Ona göre etrafımız bu tür düşmanlarla çevriliydi ve bize düşen bu düşmaların kimler olduğunu anlamaktı. Aslında bu benim görevlerimden de biriydi. "Cehalet," diyordu, "cehalet işletiyor bu insanlık dışı cinayetleri." Terör yükseliyordu, gazeteciler, öğrenciler, politikacılar, sokaktaki vatandaş nerede patlayacağı belli olmayan bombaların kurbanı oluyordu. Nereye gidiyordu bu ülke? "Herkes üstüne düşeni yaptığında herşey düzelecek. Umutsuzluğa kapılmak doğru olmaz. Dünyada iyiler de var. Aslında iyiler çoğunlukta ama gürültüyü çıkaran kötülerdir." Yatılı okul yıllarımda iyice yakınlaşmıştık, özellikle de lise ikinci sınıfta. Artık onsekizime gelmiştim ve beni ciddiye aldığını biliyordum. Kendimi olgunlaşmış ve olduğumdan daha büyük hissediyordum. Okulu bitirip dünyadaki tüm haksızlıklarla mücadeleye hazırdım. Haftasonları beni ziyarete gelirdi. Geldiğinde ziyaretçi odasında oturur hemen herşeyden konuşurduk. Politika, tarih, güncel olaylar, özellikle de felsefeden bahsederdi. Genellikle bizden başkası olmazdı orada. Bana küçük hediyeler getirirdi, çoğunlukla da yiyecek şeylerle sevdiğim çerezlerden. Pazar günleri santralden gelen "ziyaretçiniz var" diyen telefonu beklemek benim için bir ritüele dönüşmüştü. O haberi alır almaz merdivenlerden iner, uzun karanlık koridorlardan koşarak geçerken kendimi perili bir evde hayaletlerden kaçarmış gibi hissederdim. Koridorların sonunda parlak mermer tabanıyla uzak doğu tapınaklarını andıran büyük salon çıkardı karşıma. Girişte beni bekler bulurdum. Her zamanki gibi ceket ve kravatlı şık haliyle. Koşar sarılırdım ona. Hava iyi değilse elinden tutar ziyaretçi salonuna yönelirdik. İyi havalarda dünyanın en güzel manzaralarından birinin gözler önüne serildiği platoya doğru yürür, Avrupa'dan Asya'ya bakıyor olmanın keyfini yaşardık. Yürürken bir yandan da konuşurduk. Ben sorular sorardım. Tüm sorularıma verilecek bir cevabı olurdu. İçerde kaldığımızda daha çok o konuşurdu. O konuşurken ben de önemli bir konuyu anlatan bir hocamı dinlermiş gibi onun hayat üzerine çeşitlemelerini büyük bir dikkatle dinlerdim. Herşey öylesine berraktı ki kafasında. Zekice serpiştirdiği fıkralar ve esprilerle süslediği sözlerini ilgiyle dinlettirmesini bilirdi. Hiçbir zaman bir saatten fazla kalmazdı. "Hadi bakalım, derslerinin başına. Buradaki zamanını iyi değerlendirmelisin. Oku, çalış ve düşün." Hayat mücadele demekti ve bizler de mücadele etmek icin dünyaya gelmiştik. "Savaş güçleştikçe, zafer tatlılaşır," derdi ve eklerdi, "kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz. Kim olduğunu ve neler yapabileceğini bilirsen haklı bir dava için hiç durma. Koş. Unutma, yirmibeş yaşına kadar biriktir. Yirmibeşten önce ahkam kesmeye başlarsan pek inandırıcı olmaz." O günden bu yana acılarla, gözyaşı ve mutlulukla geçen yedi yılda hem ülkede hem de bizim yaşantılarımızda çok şey değişmişti. Sokakta ve üniversitede hemen her gün ardı arkası kesilmeyen olaylar beni yüksek öğrenimime devam etmekten alıkoymuştu. Yabancı bir şirkette iyi maaşlı bir işe girmiştim. O ise hiç beklenmedik bir anda gelen bir kalp kriziyle yaşamla ölüm arasında gidip gelerek haftalarca hiçbir iyileşme belirtisi olmaksızın hastanede yatmıştı. Sonra umulmadık bir şekilde hızla iyileşerek hayata dönmüştü yeniden. Yedi yıl zaman zaman bizi birbirimizden uzaklaştırdıysa da daha çok yakınlaştırmıştı. Özellikle de yirmibeş yaşımı doldurduğum o yıl her zamankinden daha önemliydi benim için. Yanında daha rahat, daha güvenliydim artık. Neredeyse gelmiştik otobüs durağına. Ayrı ayrı yönlere gidecektik. O otobüse binerdi bense dolmuşa. O dolmuşa binmeyi sevmezdi, dışardaki yaşam herkesle paylaşılmalıydı, yoksa insan kendini yalnız hissederdi bu dünyada. Otobüs gelinceye kadar durdum yanında. Aklım hala o vahşi suikastteydi. "Böyle değerli bir adam nasıl kurban gitti böyle bir vahşete. Ellinin biraz üstündeymiş," dedim. "Evet, ellibir yaşındaymış, benden bir yaş küçük, mesleğinin en verimli çağında," dedi. "Hayat umulmadık sürprizlerle, dönemeçlerle dolu. O yüzden elinden geldiğince çok çalış, vaktini iyi değerlendir, iyi şeylerle tabii, başkalarını incitmeden, pişman olmayacağın şeyler." O sırada otobüs geldi. "Hayırlı işler" dedim. Otobüse binenlerin arasından arkasına dönüp baktı ben de hafiften el salladım, otobüs önce yavaşça hareket edip sonra hızla uzaklaştı duraktan. Otobüs gittikten birkaç saniye sonra bir dolmuşa bindim. Yoldaki konuşmalarımızı düşündüm. Okuldaki haftasonu ziyaretleri sırasındaki sohbetlerimiz geldi aklıma. Hiçbir gün "seni seviyorum," dememiştim, o da bana dememişti ama onu çok sevdiğimi, onun da beni sevdiğini biliyordum. Bilmediğim tek şey, o sabahkinin son görüşmemiz olduğuydu. Ofisteki işler hergünkü seyrinde gitti öğleye kadar. Telefon çaldığında yine "Sistem çalışmıyor, bilgisayar çıktıları henüz hazır değil," demem gereken biri arıyor sandım. Ama telefondaki kişi bana sigorta hastanesinden aradığını söylüyor, acil bir durumda aranacak kişi olarak telefon defterinden aldığı adımı kontrol etmeye çalışıyordu. Ofisten çıkıp yoldan çevirdiğim taksiye binmem arasında kaç dakika geçtiğini hatırlamıyorum. Kötü bir habere hazır değildim, umutsuzluğa kapılmak istemiyordum. Bir bomba mıydı, yoksa başka bir kaza mı? Hızla girdim birbiri ardı sıra gelen kapılardan içeri. Karşıma ilk çıkan hemşireye adını verdim. Gözlerinin içine bakarak, "Nerede?" diye sordum. Hemşire hiçbirşey söylemeden başını öne eğdi, koluma girip bir odaya götürdü. Odanın kapısını açıp dışarıda durdu. Oradaydı, yerdeki sedyede yatıyordu. Üstünde kareli gömleği, saatli kolu göğsünde derin bir uykudaymış gibi görünüyordu. Gerçekten de derin bir uykudaydı, hem de uyanmayacağı bir uykuda. Tam öğle yemeğine hazırlanırken kalbi yine habersizce bir oyun etmişti ona. Arkadaşları başı masasına kapanmış vaziyette bulmuş onu. Her 7 Şubat'ta üç mum yakarım. Biri onun için, biri ondan önce ve sonra bu dünyaya veda eden tüm güzel insanlar için, biri de ona sözünü verdiğim ışıklı bir yaşam için. Bu yıl bu tören biraz değişti. Kızım hiç görmediği büyükbabası için bir mum yaktı. Ben ondan önce ve sonra giden tüm güzel insanlar için bir mum yaktım, bir tane de oğlum, anılarıyla büyüdüğü büyükbabasının bizden istediği aydınlık yarınlar için. Yasemin Alptekin Oğuzertem
|